Looking for Something?

Fruıt of Love, Pommes d’amour…

Author:
Picture 15

Discovered initially as a wild plant in Peru, tomato was grown by the Inca and the Aztec civilizations in 700 (A.C.) and was brought to Europe by the Spanish sailor, Cortez without a clue to what lied ahead for it.

It’s called, ‘’lycopersion esculentum’’ in Latin. Lycopersicon comes from the Greek root, Lycos, which means ‘wolf’, percison means ‘peach’ and esculentum means ‘edible’. This is where the term ‘wolf-peach’ which is another name used for tomato comes from.

Off to Europe

Although this fruit’s (it really is a fruit by the way!) story began in Middle America, I had assumed its origin to be Europe, probably because I am so fond of Spanish and Italian cuisines. Europe was introduced to tomatoes in 1519 when the Spanish sailor Cortez brought its seeds back to Spain, from his journey to the Montezuma region of Costa Rica. The Spanish Botanist, Pietro Andrea Mattioli of the renaissance era named tomato, ‘pomi d’oro’ which means ‘golden apple’ because then tomatoes were generally yellow in color. Then the French named it ‘pommes d’amour’ which means the apple of love. Nevertheless, when the French botanist Tournefort announced that it contained a toxic ingredient, its consumption stopped immediately. Wouldn’t you agree that this was an unfair judgement upon tomato? It became quite controversial during this period whether tomatoes were good for you or not. Finally it was concluded that the unripe tomato contains a trace of tomatin and there for it was unhealthy to consume green tomatoes.

Fortunately by now we know that it is beneficial in fighting against various diseases including cancer and hepatitis, due to its high content of Vitamin A and lycopene.

The fact behind its transformation into a vegetable

Although tomato is cultivated and consumed as a vegetable, botanically speaking, it is actually a fruit. None the less, since it was highly consumed in the US, in 1893 the American Supreme Court decided to categorize it as a vegetable upon discovering that the exporters took advantage of fruit taxes being higher than the vegetable taxes.

Whenever I step into the kitchen trying to decide what to cook for that day, tomato never fails to be the first ingredient that comes to my mind.

If you also want to start your day with tomato, cut some Tulum cheese into slices and put it in a pan and place over high heat for 3-4 minutes until the cheese melts. Grate two ripe tomatoes, pour over the cheese and cook for 6-7 minutes. Voila! You have a duo that will enrich your breakfast.

I had learned from Hasan at Alacati farmers market that the trick to maintain the taste of tomatoes is to keep them at room temperature. Also I was warned by a chemist friend to never cook tomatoes in any aluminum gear because some toxic reaction occurs between the two.

Now is the time to give you an Aegean salad recipe:

Izmir Tulum* cheese and crispy Gevrek *salad

2 ripe farm grown tomatoes

50 gr Tulum cheese

½ Gevrek (simit)

2 red bell peppers

½ bunch of parsley

8-10 leaves basil

10-15 green olives-sliced

1 spring oninon

30 ml lemon juice (2 tablespoons)

45 ml olive oil (3 tablespoons)

salt

-Slice the gevrek into thin circles and bake for 15 minutes in the oven preheated to 150 C

-Take them out and leave to cool

-Wash the tomatoes and peppers and cut into small squares

-Coarsely chop the greens and place in a salad bowl, adding all the remaining ingredients. Put the gevrek on top, then pour the sauce over

**Istanbul residents can luckily find these simit croutons ready made in many simit bakeries around Bagdat street.

The ones who live elsewhere can buy 5-6 simits at a time and spend a little time to make their own and these croutons will last at least for 2 months in the freezer.

*Tulum is a local, firm, full fat cheese

*Gevrek is a traditional, round sesame bread like a thinner, larger version of a bagel

Aşk Elması Pommes d’amour…

Author:
Picture 15


İlk yetiştiği ülke Peru’da bir yaban bitkisi iken keşfedilen, İnka ve Aztek uygarlıklarının milattan sonra 700 yılında yetiştirmeye başladıkları domates; İspanyol denizci Cortez tarafından Avrupa’ya uzanan yolculuğunda başına geleceklerden habersizdi.

Latince ismi ‘’lycopersion esculentum’’. Lycopersicon’un kökeni Yunanca. Lycos ‘kurt’, percison ‘şeftali’, esculentum ise ‘yenebilir’ anlamına geliyor. Domates’in bir diğer adı olan Wolfpeach hikayesi de bu oluyor.

Avrupa yolcusu

İspanyol ve İtalyan yemeklerine düşkünlüğümden olsa gerek anavatanı Avrupa yanılgısına düştüğüm bu meyvenin (gerçekten meyve!!!) hikayesi Orta Amerika‘da başlamış. İspanyol denizci Cortez tarafından Kostarika’nın Montezuma bölgesinden 1519 yılında İspanya’ya gelen tohumlar sayesinde Avrupa domates ile tanışmış. Rönesans döneminin İspanyol botanikçisi Pietro Andrea Mattioli domatese altın elma anlamına gelen Pomi d’oro ismini takmış. Zira o dönem domatesler çoğunlukla sarı renkliymiş. Ardından Fransızlar aşk elması anlamına gelen pommes d’amour adını kullanmışlar domates için.

Ama aynı dönemde Fransız botanikçi Tournefort içinde bulunan bir maddenin zehirli olduğunu söyleyince bir anda tüketim durmuş. Sizce de bu domates için yapılan acımasız yargılama değil mi? O dönemde domatesin sağlıklı mı? sağlıksız mı? olduğu hayli tartışılmış. Olgunlaşmamış yeşil domatesler az miktarda tomatin barındırdığı için yeşil olarak tüketilmesinin sakıncalı olduğu sonucunda karar alınmış.

Neyseki günümüzde içerdiği yüksek orandaki A vitamini ve likopen sayesinde kanserden, hepatite kadar birçok hastalıkta fayda sağladığını bilmek güzel. Üstelik 100 gr domates sadece 23 kalori içeriyor.

Sebze’ye dönüşümünün ardındaki gerçek…

Domates yetiştiriliş biçimi ve tüketimi bakımından sebze olsa bile, botanik olarak meyve. Fakat Amerika’da tüketimi oldukça yüksek olan domates; ihracatçıların meyve için tanınan vergi avantajlarını kendi yararlarına kullandıkları farkedilince,1893 yılında Amerika Supreme Court tarafından meyve kategorisinden sebze kategorisine alınmış.

Mutfağa girip bugün ne pişireyim dediğim andan itibaren aklımdaki ilk malzemem domates.

Siz de sabaha onunla başlamak isterseniz bir kalıp İzmir Tulum peynirini dilimleyip bir sahana koyun, yüksek ateşte peynirler eriyene kadar 3-4 dk pişirin. 2 olgun domatesi rendeleyin; peynirin üzerine ekleyin; 6-7 dk pişirin.

İşte size sabah kahvaltılarınıza renk katacak bir ikili.

Domatesleri buzdolabında saklamak yerine oda sıcaklığında tutmanın lezzetini kaybetmesini önlemedeki önemini Alaçatı pazarındaki Hasan’dan öğrenmiştim.

Aliminyum ile etkileşimini de kimyager bir arkadaşımdan, siz siz olun aliminyum alaşımlı hiçbir pişirme ekipmanında domatesli bir yemek yapmayın.

Artık size egeli bir salata tarifi verme vakti geldi…

İZMİR TULUMLU, ÇITIR GEVREKLİ SALATA (2 Porsiyon)

2 olgun tarla domatesi (ince kabuklusu makbul)

50 gr İzmir tulum peyniri

½ gevrek (Simit)

2 tarhanalık kırmızı biber

1/2 demet maydanoz

8-10 yaprak taze fesleğen

10-15 Adet yeşil kırma zeytin doğranmış

1 Adet taze soğan

30 ml limon ( 2 yemek kaşığı)

45 ml zeytinyağı ( 3 yemek kaşığı)

Tuz

Gevrekleri ince halkalar halinde doğrayıp önceden ısıttığınız 150 C fırında 15 dakika fırınlayın.
Çıkarıp soğumaya bırakın.
Domates ve biberleri yıkayıp küçük küpler haline getirip doğrayın.
Yeşillikleri iri parçalar halinde doğradıktan sonra salata kasenize koyup kalan malzeme ile birleştirin en üste gevrekleri yerleştirip sosunuzu ekleyin.

***(İstanbullular şanslı Bağdat Caddesinde birçok simitçide bu simit krutonları paketler içinde bulmak mümkün.)

İstanbul dışındakiler 5-6 simit alıp biraz vakit ayırırlar ise, buzlukta en az 2 ay saklayabilecekleri krutonları kendileri üretebilirler.

Ölümsüzlük Mümkün Mü?

Author:

Ölümsüzlük mümkün mü?

 ‘’ ZEYTİN BÜTÜN AĞAÇLARIN İLKİDİR’’ Tüm kutsal kitaplar insanlık tarihinin başlangıcı ile ilişkilendirdikleri zeytin ağacını ölmez ağaç – hayat ağacı olarak adlandırmışlar. Ölümsüz olmanın mümkün olması biz insanlar için geçerli olmasa bile, zeytin ağacı için nerdeyse mümkün.
Klasik mitolojide her tanrı bir ağaç ile ilişkilendirilirmiş zeytin ağacının tanrıçası Athena’ymış. Sebebi ise bugün Atina olarak bildiğimiz şehrin mitolojik kuruluş hikayesinde gizli. Milattan önce 16 yüzyıl da yeni kurulacak şehir için bir tanrı seçilmesini isteyen Zeus tüm tanrıları toplar ve bu şehir için en değerli hediyeyi sunacak tanrıyı, şehrin koruyucusu olarak tayin edeceğini açıklar. Yarışma deniz tanrısı Posedion ile akıl, bilim sanat tanrıçası Athena arasında geçer. Posedion’un şehir için sunduğu deniz savaşlarında kullanılacak üstün özellikleri olan bir at yaratmasına karşılık, tanrıça Athena bir zeytin dalı sunar ve bunun yüzyıllarca yaşayarak insanlığa sağlık, yiyecek, barınma ve ısı sağlayacağını anlatır. Sonuç Athena’nın zaferi ile biter. Zeytin dalı Akropolis’e gömülür o günden bu yana bereket ve barışı temsil eder.

Athena’dan günümüze zeytinin sağlıkla ilişkilendirilmesi hiç değişmedi. Ege’de doğmuş biri olarak mutfağımın en önemli besini bu kutsal ağacın meyveleri.

Kasım – ocak ayları arasında yapılan hasat zamanı tam şölendir ege köylerinde. Bir hafta sonunu Mudanya, Tirilye, Ayvalık hattında geçirmenizi, Kazdağlarına uğramadan dönmemenizi şiddetle tavsiye ederim.

İlk hasat zeytinyağlarını, taze kırma zeytinleri almadan, tatmadan dönmeyin ki ege’nin o büyülü dünyasına giriverin.

Haftasonu kahvaltınıza mis kokulu kekikleri ufaladığınız bir tabağa ilk hasat zeytinyağını ekleyerek başlayın. Ardından hafif kızartmış olduğunuz ekşi mayalı ekmeğinizi bu karışıma batırıp, üzerine tuz serperek ağzınıza atıverin. Nefis bir haftasonu başlangıcı yaptınız bile.

Derseniz ki bu haftasonu biraz kitap okumak niyetindeyim, hemen Artun Ünsal’ın Ölmez Ağacın Peşinde isimli kitabını alın ve hasat dönemi kapanmadan zeytin dünyasına giriş yapın. Giritlilerin uzun yaşam sırlarının zeytinle ilişkisini, zeytin çeşitlerini, zeytinyağı üretiminin inceliklerini, İspanyolların zeytin üretiminde birinciliği hiç kaptırmadıklarını, mitolojik zeytin hikayelerini ve daha nice değerli bilgiye bırakın kendinizi.

Kalın:   Mudanya

Gezin: Tahtakuşlar etnografya müzesi (İlk özel müze), Kazdağları ve Tirilye’nin eski evlerle dolu ara sokaklarını

Alın:   İlk hasat zeytinyağı ve taze kırma yeşil zeytin

Karabiber; Siyah Altın

Author:

Karabiber;
Efsanevi Siyah Altın…Neredeyse tüm yemeklerimize bir çimdik de olsa koyduğumuz bu baharatın diğer adı.

Anavatanı Hindistan ama Roma tüccarları tarafından altın ile değiş dokuş yapıldığı için Roma döneminde hep siyah altın olarak adlandırılmış. Hatta bir dönem vergi ödemelerinde kullanılmış. Açıkçası değer mefhumumu zorlayan bir durum. Düşünmeden duramıyorum altın kadar değerli bir baharat teknolojik gelişmeler olmasaydı günümüzde bu değerini koruyabilir miydi, korumuş olsaydı neler olurdu? Günümüzde Pasifik Adaları ve Orta Afrika’da önemli miktarlarda yetiştirilen bu baharat, artık Hindistan’ın tekelinde değil.

Orta Çağ Avrupa’sında en fazla bilinen doğu baharatı olmuş karabiber.Nasıl bir bitki derseniz?

Karabiber tırmanıcı bir ağacın meyvesi. Sonbaharda tam olgunlaşmadan toplanıp güneşte kurutulduktan sonra satışa sunulan bir baharat. Tüm taneli baharatlar da olduğu gibi karabiber de içinde bulunan yağ öğütüldüğünde hava ile teması gerçekleştiğinden aromasını yitirmeye başlıyor, bu yüzdendir ki mutfak erbabları karabiberi kullanım anında öğütmemizi tekrarlayıp duruyorlar. Bende aynı kanıdayım, taze öğütülmüş karabiberin lezzet farkı yemekten hiç anlamayan biri tarafından bile farkedilecektir.Yaygın olarak bilinen karabiber ile beraber bir de beyazbiber var ki, mutfak profesyonelleri tarafından kullanımı önceliklidir. Ancak bunu biraz kurcalayınca aslında bu tercihin sadece tadının yumuşaklığından değil, soslara renk vermemesinden kaynaklı olduğunu öğreniverirsiniz. Dolayısıyla daha fazla para verip beyazbiber peşinde koşmanıza gerek yok.Tabii misafirinizin bir gurme olmadığı durumlar dışında…

Aşağıdaki mini tarifi yeni öğütülmüş karabiber ve toz karabiber ile pişirmeniz aradaki farkı size gösterecektir.

Tadına varmak için taze öğütülmüş karabiber ve deniz tuzunu karıştırıp, iri karideslerin üzerine serpiştirip, çelik bir tavada tereyağ ile 4-5 dk sürekli karıştırarak, yüksek ateşte kavurun.

Bir porsiyon için 6 adet büyük boy karides, 15 gr tereyağ yeterli olacaktır. Karabiber tuz karışımı 1/2 çay kaşığını geçmeden eklenmelidir.

Yanına limon kabuğu rendesi ile tatlandırılmış bir spagetti ile alternatif bir lezzet yakalayabilirsiniz.

 

 

Bu Adada Bir Büyü Var. Meis…

Author:

Bu adada bir büyü var…Megisti, Meis, Kastellorizo

Biz Türkler Meis diye isimlendirmişiz. Yunanlılar Megisti, son dönemde adaya yerleşen İtalyanlar ise Kastellorizo diyorlar.

Küçük, sakin ve büyülü bir ada. İlk görüşte aşık oluyorsunuz.

Tekne limana yaklaşırken gördüğünüz renk cümbüşü içinizi kaynatıyor.

Renk çarkından fırlamış en canlı tonlarıyla mavi, kırmızı, yeşil, turuncu boyalı dizi dizi evlerle, rengarenk balıkçı takaları komşuculuk oynuyorlar limanın içinde. Bulunduğum noktadan tüm limana hakim bakarken; kafamda hangi evi nasıl fotoğraflayacağımın planını beliriyor.Bu tabloyu büyülü kılan limanın küçük olması diye geçiriyorum içimden.

Tekneden iner inmez kalispera, kalimera kelimeleri sizi sarmalıyor. Yanınızdan geçip giden ada sakinlerinin sıcak selamları sanki yıllardır bu adada yaşıyormuş hissini yaşatıyor. Otele ulaşana kadar Yunancaya gayet hakim olduğunuzu bile düşünebiliyorsunuz. Adadaki gerçek popülasyon 500 kişi. Çoğu İtalyan asıllı.

Meltemi kafe de bir frappe yudumlayıp otelimizin önünden limanın berrak, serin sularına atlıyoruz. İşte bu an beni çocukluğuma taşıyor. Düşünsenize odanızın kapısını açıp üç adımda şezlong, dördüncü adımda denizde olma lüksünüz var. Aynı çocukluğumun geçtiği Çeşmealtı gibi. Üstelik bu lüks, kıyı şeridinde konumlanmış beş şirin otelde de aynı.

İlk kulacımı attığımda yüzyüze geldiğim Caretta’ya karşı hissettiğim tedirginlik geçince kıyıdan bu canayakın deniz kaplumbağasını izlemeye başlıyoruz. Akşamüstü Yorgos ile sohbet ederken limanın içinde bir caretta ailesi olduğunu öğreniyoruz. Geri kalan gün ve gecelerde en büyük eğlencemiz oluyorlar.

Günbatımında koyun tümüne hakim kilisenin önüne kurulup, lokma ve kahve keyfi yaparken gözlerimiz hep caretta ailesinde.

Akşam yemeği her Yunan adasında olduğu gibi 10 sularında başlıyor. Yanyana sıralanmış aile restaurantlarında beyler kapıların önünde mangalda, hanımlar mutfakta, çocuklar serviste. Lazarakis, Alexandra’s Place, Aiolis, Monica&Damien akşam karanlığı çökünce yelkencilerin akınına uğruyor. Uzo’ya eşlik eden, ahtapot, küçük karides tava nasıl oluyorda 30 dk mesafedeki karşı kıyıda bu kadar leziz olmuyor? diye soruyorsunuz kendinize. Rakamları hiç sormayın Yunan adalarında mükellef bir yemek için ödediğiniz tutar bizim sahil şeridi restaurantlarımızda ancak 3 meze fiyatına denk gelir.

Mavi Mağara (Blue Cave), St Georges island, Mandraki koyu, Mediterrano Café, Balık Pazarı (Neo Agora) görülecekler listemizin ilk beşlisi. Ardından adanın 2 müzesini ziyaret, şimdi kullanılmayan su sarnıçları görmek ve tepedeki kale yıkıntılarından manzara seyretmek var.

2.günümüzde havanın rüzgarlı olması bizim Mavi mağara gezimize ket vurunca bizde Kaptan Stavros’un küçük teknesine atlayıp St Georges adasına attıyoruz kendimizi. Meltemi kafe’nin mütevazi bir şubesi, küçük bir şapel ve 10 kişilik küçük bir kalabalık vardı.Diyelim büyük şehrin gürültü ve kaosundan kaçmak istiyorsunuz ta taa! Dünya ile iletişimi kesip deniz, güneş ve sessizlik noktasında St Georges adası var.

Kastellorizo için otel seçeneğiniz ya pansiyon yada butik otel olacak. Adanın genel yapılaşmasının çok dışında olan Megisti otel bu şirin adanın en korkunç mimarisine sahip. Butik oteller için Mediterraneo-megisti ve Agnanti-kastellorizo. Apart ve pansiyon için Meis-posedion ve Monica&Damien güzel alternatifler.

http://www.kastellorizo.de

http://www.mediterraneo-megisti.com

http://www.agnanti-kastelorizo.com

Dodecanese takım adalarının bu en küçük adasında 3 gün geçirmek ruhunuza iyi gelecek garanti ediyorum. Ama 3 günden fazla kalmak isterseniz içinizdeki yazar ile bu büyülü adada tanışabilirsiniz.

Amsterdam’da Dokuz Küçük Sokak

Author:

 

Amsterdam’da Dokuz Küçük Sokak

Amsterdam için özet tanımlamam; mutlu ve medeni insanlar diyarı!
Çalıştığım iki şirketin merkezi Amsterdam olunca seyahatlerimin sayısı hayli fazla oldu bu masalsı şehre. Her ziyaretimde başka bir bölgenin peşi sıra gittim, keşfetmek için.
Dam meydanı gibi turistik olan kısımları ilk ziyaret sonrası eleyerek yerel çevrenin yaşadığı bölgeleri taradım her seferinde. Sevdiğim tüm şehirleri birden çok ziyaret etmek tercihimdir, bu sayede gerçek yaşantının içine dalıvermek 4-5 gün için o ülkenin vatandaşına dönüşmek. İtiraf ediyorum ki beni en fazla mutlu eden taraf.

Dokuz küçük sokak ne olursa olsun her ziyaretimde muhakkak uğradığım lokal çevrenin içine karıştığım bir bölgesi Amsterdam’ın. Hikaye 17.yy zamanına rastlıyor. Herengracht, Keizersgracht ve Prisengracht olarak adlandırılan ve eski şehri çevreleyen üç büyük kanalın kuzey ucunda birbirine dik 3 ana sokak ve bunları kesen 6 küçük sokaktan oluşuyor ‘’De 9 straatjes’’.

Bir kısım hala turistik olmak ile beraber bu sokaklar üzerindeki café ve restaurantların müdavimleri çoğunlukla yerel halk. Aralarına yerleşmiş küçük tasarım butikleri, şarküteriler, antikacılar ve çiçekçiler her daim hareketliler.
Vakit yaratıp 1-2 saat bu bölgede atıştırmak isterseniz, Van Harte nefis çorbaları ile sizi cezbedebilir.www.vanharte.com

Sadece kahve ve tatlı diyorsanız Toos & Roos ‘un organik ev yapımı keklerini,ballı tarçınlı çayınıza eşlik etmesi için hiç düşünmeden sipariş etmenizi öneririm. Söylemeden geçmemem gereken vegan turtalar da harika. www.toosenroos.nl

Şehir sizi tipik renkli dar uzun kanal evleriyle cezbederken, sokaktaki sanatçıları es geçmeyin. Kış aylarında ısırıp geçen soğuk bile yıldırmıyor kimseyi, harika performanslarla hangi sokakta karşılaşacağınız belli olmuyor.

Her bir köşesi fotoğraf karesi olan bu bölgede nefes kesen bir modern fotoğraf müzesi de var tabii. Aslında sadece müze demem haksızlık workshoplar, seminerler düzenleyen bir kulüp gibi tanıtmam gerekir. Uluslararası ve yerel fotoğraf sanatçılarının eserlerinin sergilendiği dört salonu bulunan müze, eski üç binanın restore edilmesi ile oluşmuş. Orjinal bıraktıkları merdivenlerin darlığı gören herkesi şaşırtıyor. Son ziyaretimde çok genç ölen portre sanatçısı Francesca Woodman sergisine denk gelmiştim. www.fotografica.nl

Amsterdam Avrupa kentleri arasında barındırdığı çok kültürlükle keskin bir çizgi ile diğerlerinden ayrılan bir şehir. Neredeyse kullandığımız, bildiğimiz tüm markaların avrupa merkezlerine ev sahipliği yapıyor. Bu sayede sokakta ki herkesin ingilizce konuşması dil sorununu ortadan kaldırmış.

Yerel halkın tipik selamlaşma biçimi yanaklara kondurulan 3 öpücük. Şık bir akşam yemeğine giderken bile bisiklet tercih eden mutlu medeni insanlar ülkesinin farklı bölgelerini ilerleyen zamanlarda tekrar yazacağım.

Yapmadan Dönme:

• Bisiklet kiralayarak 3 eski kanal etrafında bir tur atmak
• Büyük kanal turuna katılmak
• Lokal dark beer içmek (Leffe dark)

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.